Değerli bir yazarımız: Ertuğrul Erdoğan

by admin | Cuma, Ara 5, 2014 | 1424 views
ERTUĞRUL ERDOĞAN

ERTUĞRUL ERDOĞAN

Edebiyat dünyamıza son yıllarda çok sayıda eserler verdiler yeni yazarlarımız… Bunlardan çok azı gerçekten de “çok” tanınır hale geldiler.. Bu demek değil ki diğerleri önemli eserler vermediler..

Bunlardan biri de uzun yıllardır edebiyata çok büyük merak duyan daha doğrusu onunla iç içe yaşayan Ertuğrul Erdoğan isimli yazarımızdır..

Aşağıya aldığımız biyografisinden de okuyacağınız gibi Erdoğan şu andaki konumuna gerçekten de tırnaklarıyla kazarak yani emekle geldi…

Kendisini tanımayan edebiyatseverlerin de bu olanağa kavuşmasına katkıda bulunmak üzere bu sayfamızı değerli sanatçıya ayırdık.

Umuyor ve inanıyoruz ki Sayın Erdoğan uzun yıllar güzel eserler vermeye devam edecektir edebiyat dünyamıza..

Kendisine buradan başarılarının devamını diliyoruz.

İşte Erdoğan’ın kaleminden Erdoğan;

Ankara’nın gecekondu semti Akdere’de 3 Eylül 1958 yılında iki katlı beyaz badanalı bir evde dünyaya gelmişim.  Gecekondunun bahçeleri alabildiğine özgürlüktü. Kiraz ağaçlarının en tepesine çıkılır ve kulaklarımıza taktığımız iri kirazlarla gülüşürdük. Yaz ayları bir başkaydı. Bahçemizdeki variller içindeki suya dalıp, serinler, şaşkın ördekler gibi kurulanırdık güneşin sıcaklığında.

Bir başkaydı oyuncaklarımız, telden araba,  minicik ellerimizle tahtadan tornet arabası yapardık. Dedik ya yaratıcıydık o dönemler. Hele arka bahçemizde ki gölgeliğin tadına doyun olmazdı. Müsamerenin kolonyasını rengârenk gramofon kâğıtlarıyla yapıp, konuk arkadaşlarımıza ikram ederdik.  Destan satanların peşinden gider, ağıtları ayakkabılarımızın çamura  saplanmasında dinlerdik. Komşuluklar bir başkaydı gecekonduda.  Oyunlarımız gündüzlere sığmaz, geceleri kâh Karabulut amcaların ve şişman Meliha teyzenin bahçesinde fıkra ve sohbetlerin hoşluğunda gecelerdik.  Mahallemiz siyasilerin unutulmuşluğunda 1965 yıllarında şehrin uzaklarındaydı. Sokaklarında asfalt yoktu ama siyasi partilerin at ve altı ok bayrakları her tarafı süslerdi.


1968 yılı gecekondunun özgürlüğünden ayrılıp, Cebeci semtinin asfaltlı, temiz çocukların bulunduğu, bana da yüksek gelen Levent Apartmanının altıncı katına taşındığımızda,  kendimi sanki gökyüzüne yakın hissederdim. Geceleri uçakların geçişini balkonda yıldızların çokluğunda ve kaymasında izlerdim. Babam sattığı gecekondumuzun sermayesi ile açtığı ve Doğan Yayınevi adını koyduğumuz kitapçı dükkanımızı gece gündüz bekledik. Kitaplar, artık en iyi dostum olmuştu. Kemalettin Tuğcu’nun romanlarındaki ezilenleri okuyup iyiliği öğrenmiştim kalbimce. Ve her hafta sonları gittiğimiz sinemalarda Türk filmlerinin duygusallığına ağlardık sevgililerin ayrılışlarında. Ve ilk televizyonu izlemenin onurunu yaşadık Grundig mağazasının önünde biriken kalabalığın çekirdek çitlemelerinde.  Çoğu zaman evimize gelen ve artık bizden biri olan  “Tele konuklar”ı ağırlardık  annemin güzel pasta ve meyve ikramlarında.  Zamanla kayboldu misafirler,  komşularımızın evine giren televizyonlarında.

Çocukluğum ve gençliğimde öğrenci hareketlerini gördüm. 12 Eylül öncesi karanlık yıllarda polis ve öğrenci çatışmalarının en şiddetlisini izledim.  Siyasal ve Hukuk Fakültelerinin bahçelerinde tabancalardan fırlayan kör kurşunlar ve taşlar uçuştu dükkânımızın önlerine.  Kepenkler ardında can havliyle sığındık tezgâh gerilerine. Kitaplarını bastığımız Anayasa profesörü Mümtaz Soysal, suikasta kurban giden  Muammer Aksoy,  şair, Hasan Hüseyin Korkmazgil ve Gazeteci ve fotoğraf ustası Fikret Otyam gibi yazarların babamla yaptığı akşamüstü sohbetlerini keyifle dinledim.  Ve onların kitaplarını matbaamızda orijinallerini ilk dizenlerden oldum. Dükkanımızın önündeki Cemal Gürsel Caddesi’nde nice yürüyüşlere tanık oldum, polislerin panzerli su sıkmalarında ve polislerin coplu dayaklarında. 12 Eylül darbesinin ardından yayınevimiz ve matbaamızın sonlandığı yıllarıydı 1980’ler. Askerlik dönüşü Ordu şehrinden aldığım teklifi değerlendirip,  Karadeniz 52 Gazetesi’nde önce dizgi operatörü olarak çalıştım, daha sonra Hürriyet Muhabiri arkadaşımızın ölümü üzerine yazdığım “ Ağlayan Tuşlar” başlıklı yazımı beğenen yayın yönetmenimiz Uğur Gürsoy’un teklif ettiği, Tercüman Gazetesi ve Akajans’ın muhabirliğini kabul ederek ilk gazeteciliğime başladım. Dört ay oteldeki zor koşullarda geçen yaşamımı, daha sonra tek odalı bir ev kiralayarak devam ettim. Geceleri en yakın arkadaşım, süpürgelikte bir türlü bulamadığım fareydi. Daktilo ve farenin tıkırdamaları arasında yazılarımı tamamlar, öyle uykuya dalardım. Politikacı, sanatçı ve futbolcu gibi birçok ünlüyü gazetecilikte tanıdım. Daha sonra maddi nedenlerle gazetecilik mesleğini noktalayıp,  ne uzayıp, ne kısalmak için PTT’de göreve başladım.  Hep söylerim: “İki yıl gazetecilik yaptım, yirmi sekiz yıl gibi yaşadım.  Yirmi sekiz yıl memurluk yaptım, iki yıl gibi yaşamadım.”

Evliyim ve Allah’a emanet Doğa Ege adında  bir erkek çocuğum, bir de içimde Atatürk sevgisi var.

Okumayı, araştırmayı ve yazmayı çok seviyor;

“ Daha iyi bir dünya için herkesin yapabileceği mutlaka bir güzellik vardır” diyorum.

Saygı ve Sevgilerimle…

Ertuğrul Erdoğan

 

YAZARIN WEB SAYFASI

Like it? Share it!

Leave A Response

*

code