Öğretimini o dönemin olayları yüzünden tamamlayamamış, ama bunu çokta dert etmemiş, pek çok işlerde çalışmış ama edebiyata sevdalı bir insan olarak kalemi elinden eksik etmemiş özel bir insan Kenan Can Yoldaşlar..
Öğretimini o dönemin olayları yüzünden tamamlayamamış, ama bunu çokta dert etmemiş, pek çok işlerde çalışmış ama edebiyata sevdalı bir insan olarak kalemi elinden eksik etmemiş özel bir insan Kenan Can Yoldaşlar… Yoldaşlar ile hayatı, şiirleri, hayata ve edebiyata bakışı, sıkıntıları, sevinçleri kısaca yaşama ve sanata dair söyleşimizi siz okurlarımızla paylaşıyor ve şiir kitabı Harcı Sevdam”ın yeni baskıları ile okurlarına ulaşmasını diliyoruz.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Merhaba Sayın Yoldaşlar, Önce kısaca Kenan Can Yoldaşları tanıyalım… KENAN CAN YOLDAŞLAR : 20 Şubat 1962 yılında Adana’da doğmuşum. İlk ve ortaokulu Adana’da bitirdim. Lise’yi Adana erkek lise’sindeyken ‘’huzur ve güven ortamını tesis‘’ edeceğiz diyerek! ‘’dış mihrak’ların ellerinden‘’ 12 Eylül’cüler tarafından ‘’kurtarılması ve kollanmasına‘’ karar verilen binlerce gencin arasında kalarak, bitiremedim.
Tüm dünya insanlarının birer göçmen olduğunu düşündüğüm, bu yeryüzünden geçerken, herkes için eşitlik, yarınlara güzel bir gelecek bırakma sevdasının bedelini ödemiş birisi olarak eğitimim yarım kaldı, bunu da pek dert etmedim.
Futbolu, futbol oynamayı çok seviyordum.1974 yıllarında Adana Demir Spor klübünde lisanslı olarak(yıldız takım kategorisinde) oynuyordum(sonradan Adana Spor genç takımına geçmiştim)
1977 yılında ülkemize yeni giren spor dalı hentbol’a çok sevdiğim rahmetli beden eğitimi öğretmenim ‘’Füsun Canan’’ hocamın sayesinde başladım. Bir dönem hentbol hakemliği de yapan, gazeteci bir ağbimizin çıkardığı ‘’Adana sporunda ilk’ler’’ kitabının hentbol’a ayrılmış bölümünde sağ olsun beni de Adana’nın ilk hentbol’cuları kategorisine koyarak onurlandırmış oldu. Uzun yıllar Türkiye birinci hentbol liginde mücadele eden Çukobirlik spor kulübünde hentbol oynadım ülkemizin 811 no. hentbol hakem lisansına sahip olarak hakemliğe devam ettim. Öz kaynak çalıştırıcılığı yaptığım dönemde birazda spora farklı yanlardan baktığım için ülkemizi kötü yönetenler gibi, kulüpleri de farklı bakış açısıyla yönetmek isteyen başkan ve yöneticilerle ters düşerek, sporla ilgili olan her şeyi! ‘’seyretmeyi bile bıraktım’’ sporla iştigal olduğum zamanlar ‘’geçici’’ olarak çalıştığım, Çukurova üniversitesi merkez santral’ı operatörlüğü ve sonraki görev yerim olan spor tesislerindeki görevimden ayrılmak zorunda kaldım. (bıraktırılmak zorunda kaldım da denilebilir)Her geçen gün zorlaşan hayat şartlarında, grafik, serigraf atölyesi, lokantacılık, birahane gibi yerler çalıştırarak yaşamımı idame ettirmeye çalıştım. Evliyim, iki evlada sahibim. Şu an Ankara da yaşamaktayım yaşamımı sürdürmeye çalışmaktayım. TÜRKİYEİNTERNETTE : Daha önceleri de sizin şiirlerinizi beğenerek ve hissederek okuduk ve sitemizde yayımladık. Bir kitap çıkardınız. Bu ilk kitabınız mı? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Daha önce “İlkinci “ adında ortak şiir kitabında oldum ama bu evet ilk şiir kitabım.”umut denizleri”,”katreyiz”,”mersin yaşam”,”edebiyat defteri”,”şiir evreni”,”iz”,”şiir akademisi”,”yazımhane”,”forum edebiyat”,”antoloji”,”çitlenbik”,”özgür yaşam”,”melantis”,”kum dergileri”, “güney” ve özellikle “ekinsanat’ta” son dönemlerde paylaşımlarım oldu. Hala da oluyor.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Neden adı “Biraz da Sen Ağla, Bir Başka Bahar ya da Essah Şeyler” değil de Harcı Sevdam” KENAN CAN YOLDAŞLAR : Öncelikle bu soruyu sorduğunuz için teşekkür ederim. Çünkü bunu merak eden ve soran birçok insanımız oldu. Kitaba isim vermekte çok zorlandım.”Hoşça kal Atom”, “Anne bana o şiiri al”,”İmzalama beni” arasında da gittim geldim.
Türkiye Türkçesinin (ya da gündelik konuşmalarımızda) belirli bir bölümünü kapsayan Osmanlıca, Türkçe, Arapça, Farsça bir karışımın olduğunu görmekteyiz. Hala istesekte istemesekte kullanılan sözcüklerde bu mevcudiyet var. Bilinen; Tüm dünyada Halkların gelenekselleşen bir kültür olgusu vardır; o ulusun, o halkın, halkların, dilini, o ulusun, o halkın, düşünürleri, yazanları, ozanları, aydınları kısaca konuşanları“bilenleri “geliştirir…
Bu konu “Dil bilimcileri ilgilendirir”ama “Dil” o dili kullanan halkların, yaşama bakışının, onu algılayışının, değerlendirişinin çok ama çok uzun bir süreler içinde oluşmuş düzenidir.
Ve o ulusun, halkların ana dilini en güzel yansıtan edebiyat yapıtlarıdır. Ve bu edebiyat yapıtları hangi ana dilde yazılıp üretildiyse, aktarıldıysa o ana dilin özelliğinin bozulmadan korunmasından da yanayım.
“har vurup harman savurmak” deyiminde geçen bir sözde olduğu gibi “har” “tüketmek"meyi de, savrulmayı da içeriyor aynı zamanda "Akşama kadar Meram bağlarında har vurup harman savuruyordu."
“Kimi gülistanda gonca gül olur/ Kimi gonca güle hâr olur gider...
“Alev”,”Ateş, Kor alev”,”Yangı”, “Yanma” bazende tuğla arasına konulan”Sıva” harcı’nıda düşündürüyordu. Bunların hepsi mevcut idi. zaten bir şiiriminde ismi idi.
Sevgili Bilgi, Yaşam dediğimiz süreç bizi, biz yapan yaşanmışlıklardır… Ve buna verecek yanıtların çokluğunda kendi iç dünyamı düşündüm. Yangın yeri haline gelmiş bu dünya da Yaşadıklarım aslında bir sevda idi. “Har” birçok şeyi ifade ediyordu. Kısaca düşündürsün merak ettirsin istedim. “Harcı Sevdam” koydum kitabımın ismini.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Yazılarınızda etkisi altında kaldığınız yazar ve şairler var mı? (Ben biliyorum ama okurlar bilmiyor olabilirJ) ve şiirin kavgası olur mu? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Hep derim, demişimdir ve diyeceğimde… Yoluma örnek aldığım insanların ateşi çıktı, ne mutlu ki bana onların ateşlerinde ısınabildiysem…30-32 senedir yazıyorum, ya da yazdığımı sanıyorum. O dönemler belkide gençliğimin verdiği bir aktiflik içinde pratik yanlarım ve nasıl olsa “Yazan yazmış!” düşüncesi ağır basıyordu. Kendime örnek aldığım Nazım Hikmet gibi bir gökyüzü, Ahmet Arif gibi bir yeryüzü vardı.( ki artık hep varolacaklar).belkide bir şekilde bu ustalar varken şiir yazmak boşuna bir gayret olur diyede düşünmüş olabilirim. Ama bildiğim bir şey vardı. Bu ustaları budalaca izleyerek, taklit ederek kimse şair olamazdı. Etkilenip, örnek alınabilirlerdi, esinlenebilinirdide. Ama onlardan öncede şiir vardı, onlardan sonrada olacaklardı. Onlardan öncede yazılıyordu, onlardan sonrada yazılacaktı.
Şiirin kavgası olur mu sorunuza gelince; tabii ki olur, olmalıda. Çünkü şiir hep yenidir. Muhalliftir, bir tank değildir, bir giyotin değildir işte böyle olmadığı içindir ki şiirdir. “kendinden önceki gericiyse gerici olduğunu söyleyendir” gereğini yerine getirmeyen gelmiş geçmiş tüm iktidarlara hatta kendi iktidarına bile karşıysa şiir! Tabii ki kavgası da olacaktır. Öyle olmasa; Moşe Dayan a göre; Fatfa Tukan ın her şiiri on Filistinliye bedeldir Faşist Gobels şiirle karşılaştığında, silahını çekeceğini söylemiştir. 1905 çarlık rusyasında ayaklananların tek örgütleyicisi Puşkin’in şiirleridir Pinoşe insanları Pablo Neruda dan öldürmeye başlamak istemiştir
Ben kendi adıma, şairlerin yazarların, aydınların, sanatçıların içinde bulundukları dönemin felsefesini, psikolojisini, sosyolojisini, acısını, sevincini, çelişkisini, ekonomik yapısını, tarihsel konumunun yarattığı atmosferde anlatma gibi bir kavgasının olması gerektiğine inanıyorum.
Yazan insan, kendi sezgileri, duyguları varsa yaşanmışlıkları, birikimleri, gerçeği, gerçekleri, imgelerle anlamlaştırıp,(sanatın güzelliği gereği)ni yaparak, topluma, insana yönelen, onlarda derin duygular, yankılar uyandırarak anlatma gibi hatta daha ileri giderek gösterme gibi bir çabanın içinde olması gerekmektedir diye düşünürüm.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Bugüne kadar kaç şiir yazdınız? Neden yayımlamakta bu kadar beklediniz? Yeterli olmadığını mı düşündünüz? Kitap çıkarmanın zorluklarından mı kaynaklandı? KENAN CAN YOLDAŞLAR : kaç tane şiir yazdığımın hesabını yapmadım Buna halada yazdıklarımıda katarsak bir hayli varlar. Yazdıklarımı kendime yazıyordum, seviyordum bu yazma eylemini ama bir mabet gibi bir kabem gibi kendime yazdığımı düşünüyordum. Asla kendimi bir yazar gibi görmedim. Öyle bir kaygımda olmadı, olmayacakta.
Bu kadar beklememim sebebi paylaşımda geç kalmış olduğumu düşünüyorum. Son birkaç senedir çok yakın çevrem bu yazma eylemini yaptığımı, sevdiğimi biliyorlardı. Eş, dost, yazar, çizer, boyar, arkadaşlarım, dostlarım, ısrarla bunları paylaşman gerek dediler, senin olmamalı artık bu yazdıkların dediler. Düşündüm haklılardı, bende paylaşmaya karar verdim.
Paylaşmaya başladıktan sonra birçok yayınevi ilgilendi kitaplaşmam konusunda ama yaşama bakışı, aynı empatiyi yakalayabileceğim ortak duruşu olan bir yayın evi olsun istemiştim. Sonra ortak payda da “Sarissa” yayınevinde karar verdik, çok kısa sürede de kitap çıktı.
Herkes tarafından bilinen bir şey vardır. “Okuma alışkanlığndan” söz edilir, oysa “Okuma bilinci” edinmektir asıl mesele önemli olması gereken kanımca…
Çok kitap basılıyor. Bunların yeterince alınıp alınmadığını bilmiyorum ama okunmadığı kanısı taşımaktayım. Yeterince okumuyoruz. Kitaplarla, matbaa ile geç tanışmış bir toplum özelliğini taşıdığımız doğrudur.
Tabiî ki kitap çıkarmanın zorlukları var, olmalıda. Çok satmayı amaçlayan, modalaştırılmış, yapay, yazılandan daha çok yazarının ön plana çıkarıldığı, skandallara büyük ilgi gösterildiği bir yozlaşmaya dönüştürülen Tele vole, top, pop, magazin kültürüne endeksli bir “yazını” onamıyorum.
Buna rağmen Elbette ki Her geçen zorlaşan yaşam koşullarında, bu zor şartlar kuşatmasındaki insanlardan iyi şeyler beklemek biraz acımasızlık olur. Ama Her geçen gün zorlaşan yaşam koşulları, insanlar üzerinde yoğun tahribatlar bırakıyor, yalnızlaştıklarını hissediyorlar. Sahipsiz hissediyorlar kendilerini. Başkalaşıyorlar. Bunları görmek beni üzüyor.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Bu soru kitap çıkarmanın zorlukları diye yanıt gelirse ... Ülkemizde herkes kolay kitap çıkarabiliyor mu? Kitabınızın yayımlanması döneminde sıkıntılar yaşadınız mı? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Anadolu’da çok sayıda insan, şiir öykü, roman yazıyor, özelliklede genç insanlarımız yoğun olarak üretiyorlar, üretmeye çalışıyorlar. İnsanlar bir araya gelip, çeşitli dergiler, ( bu aralar siteler de moda gibi ya !) çıkarıyorlar. Fakat maalesef bu dergiler uzun ömürlü olmuyorlar. Özellikle maddi imkânsızlıklar önlerinde en büyük engel. Ve İstanbul menşeili edebiyat çevrelerinin duyarsızlığı da insanlarımızda büyük öfke yaratıyor buda üretkenliklerine yansıdığı içinde bir bıkkınlık bir umutsuzluk baş gösteriyor.
Dolayısıyla bundan ekonomisi bozuk olan, iyi şeyler üretmeye çalışan insanlarımızın etkilenmediğini söylemek mümkün mü?
‘’kapitalizmde insanların ihtiyacının sonsuz’’ olduğu gibi ‘’çürümek ve çürütmek kapitalizmin doğasında olan bir şey.’’ Sırası gelmişken şunu da demeden geçemeyeceğim. Günümüzde yaşamın birçok alanında olduğu gibi, edebiyat yapıtlarında özellikle şiir yapıtlarında başlıca sorunsalın, tüm bu karmaşa ve kirlilik ilişkilerinde gerçeğin üzerinin örtülmesinin bilinçli bir şekilde yapılmasından, gizlenmesinden olduğunu bilirsek “kitap çıkarmanın zorluğu” sorusuna bir katkımız olur.
Post modernizmin başlattığı akla ve bilime olan güvenin sarsılması, insanın yaşamın öznesinin olmasının önlenmesi doğrultusundaki ideolojik saldırıları, moderniz mi sorgulama görüntüsü, insanın dünyasının temelden sarsılmasını amaçlar. Burada ''değerler'' yok edilmelidir.
Tarihi fanteziye dönüştürme, sanattan insanlar arası ilişkileri atma, magazinsel tele vole özenti yapıtlar üretme, zamanı ve gerçekliği yok sayma, sanal dünyaları övme, sanattan yaşamı ve insanı kovma, düzeni överek pay alma, kavramları sulandırmak, düzenin istediği gibi üretmek, tüketmek, düşünsel metaların nasıl yaygınlaşacağına karar vermek, seçkin aydınlar yaratmak, onlara güçlü olabilecekleri olanaklar yaratmak, gazetelerde köşeler, ekranlarda programlar yaptırmak, onlara yeni akımların öncülüğünü yaptırmak, kültürlerin baskı altına alınmasını sağlamak ve göstermelik olarak insanlık değerlerini savunmak post modernizmin vazgeçilmezleridir.
Şimdi biraz düşünelim bu olguların ne tarafındadır kitap çıkarmak isteyen ekonomisi bozuk gönüllü çabacılar…
Ortada öyle bir sistem var ki; Bu sistem Duymayarak, görmeyerek, yok sayarak kendi çıkarı doğrultusunda olmayan tüm söylemlere ya sağırlaşmışlardır, ya da onları denetlemek amacı ile bünyesinde biriktirmektedir
Ve işin garip tarafı yoksul insanların çektiği sıkıntıyı, onların acılarını sevinçlerini paylaşan çaresizliklerini anlatan yazarları şairleride istemiyorlar. Tıpkı yoksul insanlara yaşama hakkı tanımadıkları gibi…
Bu arada Birazda üzerinde önemle durmamız gereken konuları söylemem gerek: edebiyatımızda Bir çirkinlik, bir kirlilik bir kokuşmuşluk almış başını gidiyor... İşin garip tarafı herkes bunu biliyor, herkes işin bu yanını görmemeye çalışıyor, inanmıyor ama ''es'' geçiyor... Bunu anlamak mümkün değil... Herkes sistem içerisinde çareler düşünüyor ya da sürekli bir yakınma ve eleştirel bir çaresizlik içinde ne yapacağını şaşırmış ya da hiç ses çıkarmamayı yeğliyor
Hala Şiir’i halktan koparıp; önüne arkasına koydukları (sanki memlekette ora gibi yerlerden başka etkinliğin düzenleneceği yer yokmuş gibi) ‘’sanat’’ kültür’’ lokal'i adını verdikleri bar’lara sürüklemiş-götürmüş olanların ‘’etik’’ –(ahlak) değerleriyle yeme-içme, şarkı, türkü, kadeh tokuşturma faslı sürüyor.
Beleş otel ve jürilerde yer kapma, ahbap çavuş ilişkisi eş-dost kayırmacılığı
Sanki ödeşir gibi kendi kendine ödüller vermeler. Birbirlerine iltifatlar düzüp arkasından demediklerini bırakmamalar… Bu ahbap çavuş ilişkileri ile sonucu daha önceden bilinen yılışık ödüller, uzlaşık festivaller artık herkesin bildiği ve alıştığı bir konu olarak kalmaya devam etmektedir.
Bütün bunları görüyoruz tüm bu karmaşa ve kirlilik ilişkilerinde gerçeğin üzerine örtü örtmede bilerek ya da bilmeyerek yer alanlar oluyor.
Ben kendi adıma Şiirden yana olmak ve ‘’saygı’’adına dayatılmış, öngörülmüş yoz değerler(!) ile uzlaşmaktansa, kendi vicdanımın sözcüsü olarak ‘’insani olanı’ savunmamın bu çürümüşlüğe red çekmek olduğunun bilinmesini istiyorum diye her fırsatta tekrarladım ve tekrarlamaya devamda edeceğimin bilinmesini istiyorum.
TÜRKİYEİNTERNETTE : azınsalda ödüllü şiir, öykü, roman yarışmaları yapılmaktadır. Bu şekilde bir yönelimin edebiyata yararları ve ödüller hakkında düşünceniz? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Bu tartışılır belki! Ben bir öykünün bir şiirin, bir romanın, yarış atları gibi “yarıştırılmaması” gerektiğini savunuyorum. Buna şiddetle de karşı çıkmıyorum ama hayatlarını bu uğurda yazarak geçirmiş yazarların; yayın evleri, kurum, kuruluş vs, vs ve yakınlarının “isimlerini yaşatmak” la birlikte yazanı da okuyucuyu da katılımcıyı da hatta ödülü koyanların da memnuniyetini düşünürsek masumane bir teşvik anlamında ben zararı olmadığını düşünebiliriz.
Fakat Şimdiye kadar seçici kurullarda hiç okunmadan dereceye birkaç kişinin önermesiyle girilmesi, ahbap çavuş ilişkileri ile derece almalardan gördüklerimizden ve yaşadıklarımızdan ortaya çıkan sonuçlarda; tüm katılımcılara aynı değerde ödüller verseniz de onları mutlu etmediğiniz gerçeği önümüze çıkmaktadır.
Şimdi düşünelim bundaki edebiyata katkı yüzdelerini. Bir yazarı, yazar yapanın ödül, ödüller olmadığını biliyorum. Ödülleri gözümde büyütmüyorum. Çok umursamasam da, küçümsemiyorumda. Ben kendi adıma yazılarımda yaşayan, yazılarımda iyi şeyler üretmeye çalışan biri olmaya çalışıyorum.
Belli ve bilinen bu çevrelerle kadehler tokuşturmuyorum, onların dümen suyuna gitmiyorum sanki bir avuç insanın eline kalan Edebiyatımızda aynı isimler, aynı juriler, aynı tip öyküye, şiire, romana- aynı görüşlü kişiye, kişilere ödüllerin verildiğini bilmemek için sanırım aptal olmak gerek.
Bilinen bir gerçek var: Edebiyat doğduğu topraklarda sevgiyi besler. Birlikte yaşama ve kardeşlik kültürünü yaratır. Aklın duvarlarını zorlar.
Çünkü insana ulaşmak içindir. Kendi sınırsızlığında yol alıp ele avuca sığmaz, sınır tanımaz dur durak bilmez Hangi coğrafyada doğup hangi iklimde gelişirse gelişsin; yeri yurdu yoksa da eğleştiği yer bellidir ''insan yüreği, insan sevgisi, insan aklıdır
Çağımız ağrılı, çağımız kirli ama zor olanı başarmakta şairin, yazarın bir yerde işidir. Direnecek, hayatı yeniden dönüştürmeye çalışacak, bize insan olduğumuzu hatırlatacak...
Başarır mı dersiniz?....
TÜRKİYEİNTERNETTE : Şiirlerinizde genellikle serbest nazım kullanıyorsunuz. Neden? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Yaşamda, yazınsal yapıtların, edebiyatın ve özelliklede Şiirin rol’ünün’’ Toplumsal önemi ‘’konusunda çok hassasiyetimin olduğumu düşünmekteyim. Bu hassasiyetimin toplumsal yaşamdaki çelişkiler, çıkmazlar, adaletsizlikler, eşitsizlikler gibi; Yazanında, okuyanında bir kargaşa, başıbozukluk ve karanlığa dönüştüğünü yoğun şekilde hissetmeye başladığımdan olduğunu da biliyorum.
Şiiri köklü bir dönüşüm etkinliği olduğunu düşünüyorsak; çelişkilere. Ahlaksızlıklara, ters giden şeylere muhalif yanının dışında, insani duygulara, aşka, sevgiye bir bakış açısı koyup ve bütün bu olanları yok saymadan derinlemesine duyulan bir bilinçle, duyarlılıkla kısaca “yazanın-okuyanın” muhatap oluş sürecinde; okuru kolundan tutup tekrar, tekrar okutup, derin yankılar oluşturacak şekilde yazılması gereken şiirin belli kalıplar içine sıkıştırılmasına karşıyım. Şiir özgürdür… Platonun da dediği gibi “büyülü sözlerdir”…çünkü harfler olmadan kelimeler olmaz, kelimeler olmadan dizeler olmaz, imgeler olmaz, şiir olmaz…
Elbette ki alışkanlıkları-alışkanlıklarımızı alt üst eden hatta beğeni, hoşlanma ve zevkimize uygun olmayan ve hatta anlam, şekil, estetik olarak bozuk diyebileceğimiz şiirlerin acayip örnekleriyle anlamsızlaştırmamak gerek. Zaten süreç bunları ayıklayarak bize ispat eder bunları.
Bir yazar, şair “çağını görebilmelidir” bir önceki şiiri ya da başka, başkalarının şiirini anlayamayanın kendi şiirlerini yazması, geliştirmesi çok zordur.
Daha öncede dediğim gibi ben şiirin özgür olduğunu düşünüyorum. Yazanların kalemlerinin oynayabileceği hareket alanı geniş olduğundan Nasıl yazarsanız yazın; yeter ki iyi yazın. İyi yazılsın. Bu konuda katı kurallarım yok. Şiirden okurun,(okurların) giderek azalmaması giderekte kopmaması için; kendi dağarcıklarındaki bilgiden, duygudan yoksun, dar düşünceli, kapalı, köreltilmiş bencil duygularla süslenmesin şiirler. Hiç kuşkusuz edebiyatımızın geçmişinde “sözlü anlatım” vardır ve günümüze kadar gelmiştir. Kafiyeli, uyaklı, manzumeli vs, vs yazılmıştır. Kötümü yazılmıştır değil tabii ki…
Birde 80 sonrası şiir kuşağı ve şiirine baktığımızda, şiirin mücadelesini veren şairlerin ve şiirlerin hala kalıcı olduğunu görülebiliyorsa bu konuda “bir şiir kavgası” kazanılmış diyebiliriz de, bunun ispatı sanırım kalıcı olmakla alakalıdır diye düşünmekteyim.
Günümüz şiirlerinde ve şairlerinde bu “kavga dışı kalmışlığı” gözlemleyebiliriz. Kendi köşesine çekilip, etliye sütlüye karışmadan kendi kişisel görüşlerini, kendi iç dünyasını yazmakla geçirenleri de görmek mümkün.
Buna rağmen: kendi şahsi çıkarları için değil, para için, mal-mülk için değil, düşünceleri ve inançları uğruna geleceklerini, gençliklerini, bedenlerini, yaşamlarını vermiş olanları da görmek mümkün.
Halada diyorum nasıl yazılırsa yazılsın yeter ki iyi yazılsın. Çünkü yazan, okurun; yaşamlarında belki de hiç yaşamadıkları, yazarın, şairin ürettiği şeyleri kendi dünyasında karşılığını ararken kavrayıp, sorgulamasını bilmeli gibi bir katkı payını düşünmek zorunda…
TÜRKİYEİNTERNETTE : Ülkemizde kitap okuma alışkanlığının televizyon ve internetinde etkisiyle artık yok oluşa doğru gittiğini görüyoruz. Okumayı teşvik etmek adına sizin önerileriniz neler olabilir. Genç yazarlara söyleyecekleriniz varmı. KENAN CAN YOLDAŞLAR :Öncelikle bu kitap okuma alışkanlığı öyle bir kaç cümle ile geçilecek bir şey olmadığını, bunun ekonomik, kültürel ve eğitim ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Okurun, okumayı bırakma seviyesine gelmişliği ciddi boyuttadır. Buna paralel yazanında halktan kopuşu söz konusudur bence.
Genç yazarlara söyleyeceklerim konusunda birkaç naçizane düşüncelerim var.
Yazarlığa hangi yoldan yürüneceği, o yolun yordamları, sonunda varılacak yere nasıl varılacağına ilişkin öyle beylik laflar etmeyeceğim. Kimsenin tekelinde değildir bu işler. Yazarlık, şairlik bir başkasının özelliklede medyanın ve bu medyanın ücretli kalemleri tarafından verileceği bir şey değildir.
Herkes kendi kazanır onu…Tabii ki herkes yazamaz, herkeste yazmak zorunda değildir. Önerim sadece çok okusunlar, araştırıcı, gözlemci olsunlar bu süre İçerisinde Okumakla, yazmak arasındaki muabbeti kendilerinin yaşayacağını göreceğini düşünmekteyim.
Kaç kişiler bilmiyorum ama hala çok güzel yazanlarımız var. Duyarlı yürekler, susmayan, korkmayan, araştıran, gözlemleyen ve okuduğumda sanki kendim yazıyormuş gibi gördüğüm gençlerimiz gerçekten var.
Bir yerde okumuştum.”Dostoyevski ya da Yaşar Kemal, onlar kendilerine “niçin yazıyorum” diye sormamışsa, siz de sormayın, yalnızca yazın. Yazdıkça yazmayı öğrenir yazar. Başlı başına en etkin okul gibi yazarı eğitmeye, yenilemeye başlar yazmak.”
Ne kadar güzel anlatılmış değil mi?
Bu ara “eleştirmenlik” konusuna da değineyim kısaca: Bir şeyi bilmen için ona inanman ve bu inancın doğru çıkması yeterli değildir. İnancın için iyi nedenler gösterebilmeli ve bu inancını gerekçelendirmen gereklidir. Sadece ve sadece iddiaları gerekçelendirdiğin ve bu iddiayı (ispatladığım) zaman o konuyu bildiğimiz söylenebilir.
Bu birçok konuda da geçerlidir.Yazdıklarımızın getirdiklerini bize gösterecek! Bizim yaptıklarımı saptayacak eleştirel yazılar olmayınca; kâğıtta biz oluruz, yazanda, okuyanda… Tabii ki ‘’Yazın eleştirisi, yazının ve okuyucuların çıkarlarına hizmet eder, yazın eleştirisi bilgilendirmedir, çözümlemedir, bunun sonucu olarak ta ortaya çıkan değer yargısıdır…’’
‘’Had bildirmek değildir’’-
Moritz Heimann bundan tam 79 yıl önce, bütün ciddi durumlarda insanı eleştiriye götüren şeyin, yâdsıma duygusu değil de, duyarlılık ve özen duygusu olduğuna dikkat çekmiştir. Eleştirmen sanatçı hakkında hiçbir şey bilmeden, gökten zembille düşmüş gibi, yalnızca dış yapısına bakarak incelememelidir. Eleştirmenin birinci görevi sadece ve sadece sanat için yorumlamalıdır hatta gerçek eleştirmen kendi yorumunun da tek yorum olmayacağını bilip, başka yorumlara da inanıp saygı duymalı Yoksa eleştirmenlik yaralı bir kurum olarak kalır, kendini eleştirmen sanan da…Şairlerin yazarların, içinde bulunduğumuz dönemin felsefesini, psikolojisini, sosyolojisini, acısını, sevincini, çelişkisini, ekonomik yapısını, tarihsel konumunun yarattığı atmosferde anlatmaya çalıştığını düşünmeli eleştirmen.
Oscar Wilde bakarsak modernist sanat ve edebiyat düşüncesi kadar, çevresine meydan okuyan hayatını da izleriz. Kitabın ilk yazısı “sanatçı olarak eleştirmen”de Wilde, bir sanat eserini yorumlamanın onu üretmekten daha yaratıcı bir etkinlik sayılması gerektiğini ve eleştirmenin en yetkin sanatçı olduğunu ileri sürer. “
“Eleştirmen, okuru yani o ‘ideal okur’u düşünerek yazarı eleştirir. Üstelik sadece tek taraflı değildir. Okur nezdinde değeri anlaşılamamış bir yazarı da ‘okur’a karşı savunur, ‘okur’a açıklamalarda bulunur, o yazarın değerinin gün yüzüne çıkmasına yardımcı olur, iyi edebiyat yapmayı teşvik ederek edebiyatın çıtasını yükseltir.” ama ‘okur’un ‘müşteri’ye dönüştüğü bir ortamda, kötü eleştirmenlerin de piyasa dışına atılması kaçınılmazdır... Bununda bilinmesini istiyorum.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Sanal paylaşım siteleri hakkında sizin görüşleriniz nelerdir? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Bunun adına ne dersek diyelim sanal, manal iyi şeylere aitse olmalı bence.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Tüm dünya insanlarının birer göçmen olduğunu düşündüğüm, bu yeryüzünden geçerken, herkes için eşitlik, yarınlara güzel bir gelecek bırakma sevdasının bedelini ödemiş birisi olarak eğitimim yarım kaldı, bunu da pek dert etmedim.” Diyorsunuz. Nasıl bir bedel bu? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Yazmaya sığmayacak kadar uzun olan 12 Eylül gibi bir olguyu yaşamış bir kuşağın insanıyım. Kısaca “12 Eylül/zadeler” tarafından,”12 Eylül/zedeyim” desem sanırım anlaşılır.
Yeri gelmişken kısaca değineyim.’12 Eylül askeri darbesinin hâkim değerleri hala kendiliğinden yaşamımızda var ‘’düşüncesinden yola çıkarsak; 12 Eylül’ü doğru tahlil etmek, o dönemi yaşayanlara, gerçek mağdurlarına haksızlık etmemekle eş değerdir. Bu düşüncelerimiz: hala 12 Eylül’den bağımsız mıdır? Yoksa hala tepeden inme, dayatılan, düzenin kod’larıyla, mod’larıyla, olgularıyla mı donanmıştır? O günden öncesi, o gün ve sonrasında ve bugün yaşanan acılar için geçmişe bakmak gerek… 12 Eylül’e kadar gelen süreç, durum; tarihimizin siyaset üreten ve siyasi irade anlayışının, toplumsal ve insani duyarlılıklarının dillendirilmesinin en parlak dönemiydi. Oluşan muhalefetin, kitlelerin direngenliğinin gücünün büyüdüğü bir dönemdi…
12 Eylül askeri darbesinin hedefinde tüm gerçekliğiyle direngenliğiyle kanlı canlı bir organizma olan, toplumun siyasi örgütlenmesi ve gelişen siyasi bilinç’i vardı. İşçi sendikalarından, öğrenci hareketlerine, yaşamın her alanında gittikçe büyüyen, gelişen(belki de hiç olamayacak kadar böylesine bir siyasi canlılık) söz konusuydu…
12 Eylül öyle bir yapılanmaydı ki daha sonraları bile kendisini sorgulayacak ‘’düşünceyi’’ bloke edebilmeliydi…Sendikalar, öğrenci hareketleri, emekçi dalgalanmaları yok edilmeliydi. En küçük bir şüphenin bile 90 gün gözaltıyla bedellendirilip iğdiş edilmeliydi. Kendini bir daha asla toparlamamalıydı. Magazin kültürünün örgütlediği bir düşünce, yaşayış biçimiyle gençler siyasetten uzak kalmalıydı. Kendi eğitim cenderelerinde benzeştirilmeliydiler. Soru sormayı değil ‘’karalamayı’’ öğrenmeleri gerekliydi gençlerin. Otoriter, baskıcı şoven hamasi zihniyetler istekleştirilmeliydi. Bu gün bunun sonuçlarını hala yaşıyoruz… Ve hala 12 Eylül gibi bir olgunun yeterince anlatılmadığını, anlatılamadığına inanmaktayım.”asmayalımda besleyelim mi” diyen bir zihniyet… Suçluluğu hala ispatlanmamış “ki idam edilmesi için yaşının tutmadığı halde” 17 yaşındaki bir gencin idam edildiği bir zihniyet. Eğitimleri yarım kalmış, ölmüş, öldürülmüş, işkenceler yemiş, senelerce hapislerde çürütülmüş kısaca gelecekleri çalınmış, gasp edilmiş gençlerin “ bedel-bedellerinden” bahsetmemek mümkün mü?
TÜRKİYEİNTERNETTE : Ülkemizin ve dünyanın yarınları hakkında ne düşünüyorsunuz? Umut var mı? KENAN CAN YOLDAŞLAR : hani bir söz vardır deveye sormuşlar boynun neden eğri? Diye
Deve de cevaplamış nerem doğru ki!
Şaka bir yana bu gün ülkemizde gelinen noktaya baktığımızda; biraz karamsar olacak ama bırakın tüm işçileri, çöpçüleri bile birleştiremeyiz diyenler çoğalmaya başladı ise burada ciddi ciddi düşünmemiz gerek derim.
Bakın size bir şey anlatmaya çalışayım ki bu anlatacağımda kimseyi yermek, saldırmak amacı taşımadığımın bilinmesini istiyorum. Ama garip çelişkiler var. Öyle bir durumdayız ki; vatana ihanet suçundan yargılanıp, hatta asılarak hüküm edilen bir kimsenin adını, en başta üniversitelerimize, caddelerimize vs, vs ismini veriyoruz. .
(Bu konuda yanılıyorsam da, düzeltin lütfen…)
Bu gün tüm dünyanın tanıdığı bir “Yaşar Kemal”in adını bırakın bir üniversiteyi, bir kütüphaneye onu da bırakın bir sağlık ocağına bile verilmediğini biliyoruz… Sanatçımıza verilen değer… Uzun ömürlü olsun ama “Yaşar Kemal” üstadın sanırım ölmesi gerekecek.
Buna rağmen “Umut” Tabii ki var. Çünkü umut olmazsa insan ölür. Ama Sadece kendimiz için, kendimizi Toplumdan, acılardan, çelişkilerinden, haksızlıklarından, eşitsizliklerinden soyutlayarak, kendi kabuğumuza çekilerek yaşarsak durumların daha da kötüleşeceğini ve daha da kötüye gideceğini söylemek durumundayım. Çünkü egemenlerin demokrasilerinde toplumsal çalkantılar ve sömürü dozu alabildiğine sürerken eğer geleceğe dair bir öngörünüz yoksa yolunuzu şaşırmanız da çok kolay olur…
Ama ''ilgilendiğimiz sürece var olacağımıza...''inanıyorum.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Yazmayı bırakmayı düşündünüz mü? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Hayır asla yazmayı bırakmayı düşünmedim ama bazen “paylaşmaktan vazgeçmeyi” düşündüğüm anlar olmuştur.
TÜRKİYEİNTERNETTE : Gelecek ay bir öykü kitabı çıkaracaksınız? Kısaca bilgi verir misiniz kitap hakkında? KENAN CAN YOLDAŞLAR : Sevgili Bilgi yazmak gerçekten çok zor. Bir şiir kitabımın başlığı konusunda bu kadar zorlandığımı düşünsene… Evet, “Hüzün Kozaları” diye bir öykü kitabımda çıkacak şu an her şeyi ile hazır. Yayıncım birkaç ay sonra onu da çıkarırız diye düşünmüş bana da söyledi olur dedim. Bu konuda yılların emekçisi bildiği bir şey vardır diye düşünmekteyim. Aslında şiir ve öykü konusunda birçok kitap olacak şekilde dosyam hazır istedim ki geçmişten bu güne sıra ile gelsin, eskileri paylaşarak yenilere doğru geliyorum.
Bakalım hayırlısı olsun diyelim.
Son olarak koca bir ormanda bir ağacın yaprakları gibi gördüm kendimi, kopup yere düşsem de derdim insan sevgisi, eşit ve adil bir yaşam herkesin hakkıdır diyerek; Tek kimliğim kendi vicdanım ve o vicdanımın insanı olmaktır diyorum.
Sevgili Bilgi önem verip bu soruları hazırladığın ve ifade etmeme yardımcı olduğun için, tüm içtenliğimle kendi adıma çok teşekkür ediyorum…