HABER ARA


Gelişmiş Arama

ANKET

REFERANDUM OYUNUZ NE OLACAK




Tüm Anketler




DURCAN YASACAN'LA SOYLESI - II

"Anarşist Yazar" Durcan Yaşacan ile söyleşimiz devam ediyor... Bu ismi ona yakıştırıyorum çünkü, O sıradan değil.. Başkaldırı var yazılarında, hayatında.. Boyun eğen değil.. Karşı koyan. Onun içindir bu sıfatı kullanmış olmam.

Kategori  Kategori : ROPORTAJ
Yorumlar  Yorum Sayısı : 0
Okunma  Okunma : 1099
Tarih  Tarih : 31.07.2009

12 Punto 14 Punto 16 Punto 18 Punto



yemek

"Anarşist Yazar" Durcan Yaşacan ile söyleşimiz devam ediyor... Bu ismi ona yakıştırıyorum çünkü, O sıradan değil... Başkaldırı var yazılarında, hayatında.. Boyun eğen değil.. Karşı koyan. Onun içindir bu sıfatı kullanmış olmam.


TÜRKİYE İNTERNETTE : Sizin öykülerinizde olaylar tümüyle dışlanmış değil. Ama öykülerin tümüyle olaylara yaslandırılmadığı da bir gerçek. Akılcı bir kurgu ve teknik bir zeka ağır basıyor. Olaylar ve kişiler, toplumsal düzendeki çarpıklıkları sergilemek için birer araçtır. Konuları seçerken, daha doğrusu anlatımı kurarken okuyucudan bir tepki alacağınızı düşünüyor musunuz? Hele bir öykünüzün bir toplumsal yarayı, kendi deyiminizle “inmeleri” ele aldığınızı düşünecek olursak…

 

DURCAN YAŞACAN : Bu durum tümüyle sözcüklerin dozuna kalmış.. aslında bu soru her öykü, hatta her öykücü için geçerli kanımca. Yazar ya da şair okuruna karşı sorumlu ve içten olmak zorunda. Böyle olmazsa ortaya çıkartılan ürünün hastalığı sağaltıcı asal görevi yerine, öldürücü yan etkisini göstermesi kaçınılmaz olur. Her konu, daha başından yazarın önüne kimi kısıtlamalarla, hatta ağır bedellerle birlikte çıkar. Bu bakımdan anlatımda ödün vermek zorunda kalınabilir belki. Oysa ödün vermek yalnızca kurgusal bir eksikliği değil, okurla yüzleşme sırasında bir takım sakıncalar da doğurabilir. Bu yüzden, hiçbir ayrım yapmadan konunun kahramanlarına duyarlı yaklaşmayı birinci ödev sanırım. Yer ve zaman ayarlamasının çok iyi saptanmasının gerektiğine inanıyorum. Tersi durumda konunun güncelliği ile toplumdaki duyarlılığını göz ardı etmekle, kimi yanlışlıklara düşülebileceği kaçınılmaz olur. Öyle yenilikler vardır ki alışmak zordur. Ne kadar olumlu ve yararlı olursa olsun, daha çok tartışılır. Başka bir deyişle daha zor yerine oturtulabilir. Bunlar rastlantı değildir. Hem konunun sürekli güncelde tutuluşu, hem de bireyin tinsel durumuyla, bu bağlamda kişinin iç dünyası ile çok yakından ilgili olduğu için, çok az şaşırtması gereken bir sonuçtur. Her konunun gebe olduğu bir şanssızlıktır birazda. Sanat için de durum aynıdır. Konunun toplumdaki duyarlılığına bazı kısıtlayıcı yaptırımların getirildiği zamanlar ( özellikle ara yönetimlerde) dozunu ayarlamadan gösterilecek her tepki, bir başka tepkiyle bütünleşerek ve böylece gücüne biraz daha güç katarak bireyin iç dünyasında bir başkaldırıyı başlatabilir. Bu da çok doğal olarak bazı insanların pusuda bekleyişlerine uygun ortam oluşturabilir. Dolayısıyla okuyucuyu bileğinden kavrayıp, onu sonuna kadar çekebilmek yerine, elini hiç tutmamak yada kolunu kökten koparmak gibi istenmedik sonuçlar bile sokabilir işin içine.

 

TÜRKİYE İNTERNETTE : Sizce öyküyü, roman ve öteki yazın türlerinden ayıran en belirgin özellik nedir? Ya da ne olabilir?

 

DURCAN YAŞACAN : Bence bir romancının normal gözle baktığı alana, öykücü büyüteç tutmak zorundadır. Ancak böyle olunca öyküyü roman ve öteki yazın türlerinden ayıran özelliğin – özelliklerin ne olduğu da ortaya çıkabilir. Dolayısıyla bir anlatının öykü olup olmadığı konusu, anlatıcının konuya bakıştaki ustalığıyla, insana duyduğu sorumluluk ve dildeki uzmanlığına bağlı kalıyor. En çok da bütün türleri rahatsız edecek bir anlatı tekniği kurabilmeye. Öykü yazarı, romanlık bir konuyu öykü boyutuna indirip, şiirsel bir hazzı da o boyutun içine katabilmeli gerektiğinde. Tersi durumda, her anlatı ya roman ya inceleme-araştırma… Ya da her uzun anlatı roman, her kısa anlatı öykü olurdu. Oysa roman oylumunda öykü, öykü boyutunda deneme, inceleme araştırma gibi türler de var yazınımızda. Hatta öykü  biçimselliği içinde şiir bile…

 

TÜRKİYE İNTERNETTE: Son üç kitabınızdan biri “BANA DARILMAYIN” adıyla “düzyazılar” ya da sizin deyiminizle “türyazılar” öteki “BİR YANIN BAHAR KALSIN” adıyla   öyküler ve sonuncusu “ŞİMDİ KİMİN KİMİSİN” şiirler…Sizi asıl tanıdığımız alansa öykücülüğünüz…Neden “BANA DARILMAYIN”  neden “BİR YANIN BAHAR KALSIN” ve neden “ŞİMDİ KİMİN KİMİSİN” ? Adlar nereden kendini buluyor?

 

DURCAN YAŞACAN: Birincisi bu tür yazılarda, aşırı açık sözlü olmanın bir sonucu olarak insanı incitebilecek sözlerin esirgenmeyişi var. Yani zaman zaman üzücü boyutlara varılıyor. Ama haklı olduğuna inanıldığı içinde söylenmesi gerekli görülüyor. O yüzden BANA DARILMAYIN… İkincisinde ise, sızı var. Toplumun güncel yaşamına uygun olarak belli bir kesimin dışında, herkes tek mevsim yaşıyor. KIŞ… Yüzü gülen de öyle, Gözünden yaş damlayan da. Bahardan çıkan da öyle, yaza giren de. Üşümüş, yorulmuş, kanı dönmüş, devinimsi, coşkusuz… Böyle oldukları içind- de yalnızca kendilerine zararları var. Bu da hiç az sayılmaz elbette. “BİR YANIN BAHAR KALSIN”la , belki dikkatleri bu noktaya çekmiş olabilirim, bilmiyorum. ŞİMDİ KİMİN KİMİSİN’e gelince… Açıkca, biten aşklara, ayrılıklara, acılara yöneltilen bir sorudur. Soranda da, sorulananda da bir yürek yangını var. Arabesk olmayan gerçek acı var. Hüzün var. Sitem var.

 

TÜRKİYE İNTERNETTE: ODTÜ’deki bir konuşmanızda, üniversiteli bir gencin sorusu üzerine, “Nobel Edebiyat Ödülü, Türkiye’deki bazı ödüllerden daha çok yakındır bana” demiştiniz. Hatta aynı sözü İstanbul’daki bir söyleşide yinelemiştiniz. Bu söz biraz iddialı değil mi sizce?  Nitekim, bir başka meslektaşınıza gitti. Olamaz da demiyoruz elbet. Hatta Aziz Nesin, bir mektubunda umudunu size bağlamış gözüküyordu. Ama siz bu söze neden gerek duydunuz.? Bir açıklaması vardır elbet?

 

DURCAN YAŞACAN:  Önce şunu söylemek istiyorum. İddialı olsa ne olur yani? Keşke herkes bir başarı uğruna kendisiyle yarışsa. Yani iddialı olunuyor diye, iddianın bedeli, sanatına kızıp, sanatını dışlamak mı olmalı? Bu bir… İkincisi elbette ki iddia değil. Oralardaki konuşmalarımda nedenini şöyle açıklamıştım. “Çünkü” demiştim. “Nobelin seçici kurulunda Türk yazarı yok.” Birey olarak ne kadar alçak gönülü olduğumu anlamak için adresime bakmak yeter kanımca. Ama sanat konusunda hiç de alçak gönüllü değilim doğrusu. Söylenmesi gereken bir sözü, sırası gelirse mutlaka söylerim. Şimdi bakın, altı kitabım yayımlandı bugüne değin İçlerinde üç beş baskı yapanlar da var. Bu bir ölçü değildir, sanat eseri açısından. Ama ölçü olduğu zamanlarda var. Hakkımda eleştiri yazmayan eleştirmen, ya da kendini bu alanda yetkin görüp de tanıtım yapmayan yazar, yerelden başlayıp ulusala hatta yurt dışındaki bazı yazılı basın organlarına kadar adımın geçmediği gazete veya dergi var mı bilmiyorum. Belki Türk edebiyatında niceliksel ve niteliksel olarak en çok olumlu eleştiri alan yazarım ya da yarlardan biriyim. Başka dillere de çevriliyorum. Bazı ülkelerin kütüphanelerince, kitaplarımın Türkçesi satın alındı. Ama hala ülkemizde “önemlidir” dedikleri bazı ödüller verilmemiş. Bunun tek nedeni gözden uzak olanın, gönülden de,ceptende, kafa kol ilişkilerinden de uzak olmasıdır. O kadar çok ilginç ve iğrenç durumlar duyduk, gördük ve saptadık ki, insan ve bir yazar olarak konuşmayı edebiyat adına ihanet sayıyorum. Bakın bir örnek vereyim: Bir kitabımla bir yarışmada finale kaldığımı duyduğım zaman, -yıllar önce- uzakta yaşadığım için, katlım yarışmanın yapıldığı ile gittim. Seçici kurulun kimi üyeleri , yarışma amacıyla gittiğimi duydukları için, ödülü bana vermediler. Ama ödülü alanın adını şimdi ben bile unuttum. Bir başka örnek de bir başka kitabımın zamanında İstanbul’da oturan bir yazar arkadaşımız, “bu yıl  falan yarışmaya katıldın mı” diye sormuştu. “Hayır” demiştim. “İyi ki katılmamışsın, bu ödülü bana verecekler” demişti. Ve almıştı da. Oysa o kadar çok, gönül işi ödül alanın adlarını ben bile unuttum ki, değil okuyucu. İşte Nobel konusunun bu bakımdan sözünü etmiştim. Türkiye’de ödüller ( özellikle bazıları) sanata değil, çıkara veriliyor. Benden de bu anlamda kimsenin çıkarı olmayacağına göre, Türkiye’nin bu biçimde verilen ödüllerinden dünyanın NOBEL’i bana daha yakın demektir, anlamında bir deyişti o. Biraz iğneleme var belki.

 

TÜRKİYE İNTERNETTE: Son bir soru… Daha doğrusu bir soru içinde birkaç soru. Kiminin yanıtı “evet”, kiminin yanıtı “hayır” olabilir. Hatta hepsinin “hayır” ya da hepsinin “evet” olabilir. Sorum şöyle: Aşklarıyla Nazım’a benzetiliyorsunuz. “Çağdaş Prometheus” diyenler bile var. Üstelik  göreviniz gereği çoğunlukla taşrada yaşadınız ve aşklarınız büyük kentlerde. Anlatımınız Çehov’a çok yakın. Pervasızlığınızla Sartre’yi anımsattığınız söyleniyor. Nietzche’yle de kan bağınız var sanki. Ayrıcalıklı, aykırı ve ilginç bir kişiliğiniz olduğu  yazılıp, söyleniyor. Verici, duygusal, gerçekci, aşırı duyarlı, kimseye güvenmeyen, açık sözlü ve son derece kuşkucu - ki buna bizzat şahit oldum – olduğunuzdan söz ediliyor. Oysa bütün bunların bir beyinde, bir yürekte, yani bir bedende taşınması  oldukça zor. Çünkü  çoğu birbirinin oldukça uzağında. Ne dersiniz? Bütün bunlar doğru mu? Ya da hangileri ne kadar doğru?  Sanırım benzer bir soru da Avustralya ile yapılan bir tele röportajda sorulmuştu.

 

DURCAN YAŞACAN : Özlü sözler dediğimiz sözlerin çoğuna katılmıyorum. Hepsi gerçekten özlü, gerçekten güzel ve doğru değil bana göre. En azından bugün için geçerli değil. Belki söylendiği dönemler için çok önemliydi ama şimdi insanları kışkırtan, ateşin ortasına itenler var içlerinde. Böylelerine elbette sıcak bakmıyorum. Ama eğer “ateş olmayan yerden duman çıkmaz” sözünde birazcık doğruluk varsa;  yukarıdaki saydıklarınızın hepsi doğrudur ve hepsine EVET diyorum.

 

TÜRKİYE İNTERNETTE : Bu sözlerinizle de farklı algılamalar olacaktır. Hatta yeni bir röportaj konusu bile olabilir. Çünkü askıda kaldı, son sözleriniz.

Söyleşi için teşekkür ederim.

 

DURCAN YAŞACAN : Ben teşekkür ederim.


TİN

Yazdrlabilir Sayfa Yazdrlabilir Sayfa | Word'e Aktar Word'e Aktar | Tavsiye Et Tavsiye Et | Yorum Yaz Yorum Yaz


ROPORTAJ

En ok Okunan Haberler

wom





yemek

ilan




A Site about Turkey country
RSS Kayna | Yazar Girii