“İthal Doktorlar” .. Değerli yazar Ertuğrul Erdoğan’dan bir öykü

by admin | Pazar, Ara 13, 2015 | 816 views
ERTUĞRUL ERDOĞAN

ERTUĞRUL ERDOĞAN

Değerli yazarlarımızdan Sayın Ertuğrul Erdoğan’ın bir Pazar sabahı kaleme almış olduğu güzel bir öyküsünü burada taze taze paylaşıyoruz izniyle… Her zamanki gibi aklına ve eline sağlık…

Sabahın erken saatlerinde tavanı basık hastanenin koridorları yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlamıştı. İçerinin havası da nefes alınmayacak bir haleydi. Hizmetlilerin paspas yaptığı yerler henüz kurumamış, hemşirelerle doktorlar ise küçük odalarında yorucu bir güne hazırdılar…

Hastalar, doktor odalarının karşısındaki sandalyelerde sıralarını bekliyor, birçoğu da zaten ayaktaydı. Göğüs doktorlarının bulunduğu yere yakın bulunan kan verme salonunun önündeki uzun kuyruğa sürekli hasta ekleniyordu. Kanın kokusu da her yeri sarmıştı. Kan verme salonunun yanındaki solunum fonksiyon testinin yapıldığı odadan gelen hastaların nefes alıp-verme seslerine bir de hemşirelerin tekrar etme taleplerinin sert uyarıları koridorda yankılanıyordu. Nöroloji Bölümünün karşısında oturan orta yaşlarda, yüzü solgun ve saçlarını bile taramadan çıktığı belli olan bir anne, spastik çocuğunun çıkardığı dengesiz ve bağırtılı sesini susturabilmek için çabalarken ter içinde kalıyordu. Göğüs bölümünde oturan yaşlı bir adamın bakışları ise umut vermiyordu. Sürekli öksürüyor, cebinden yavaş hareketle çıkardığı mendilini burnuna götürmekte zorlanıyordu. Üstü başı da leke lekeydi. Bir tokat sesi duyulunca herkes o yöne baktı. Altı veya yedi yaşlarında görünen bir erkek çocuğu, sürekli kendini tokatlıyor, tokatladığı sağ yanağı ise pancar gibi kızarıktı. Babasının bitik yüz ifadesiyle oğlunun elini engellemeye çalışsa da başaramıyor, çocuğu sürekli sağ yanağına tokatı hızlı hızlı vuruyor ve zaman zaman da garip sesler çıkararak, bağırıyordu.

Hasta ve yakınları, doktor odasının girişindeki küçük televizyon ekranında yanıp sönen isimlerinin kendisinin olmasını bekliyordu.

Burnu sürekli akan adam tek başınaydı. Cebinden çıkardığı eski tip cep telefonunun ekranı da kırık ve pusluydu. Büyük dereceli gözlüğüne yakın getirip bakıyor, belli ki bir telefon bekliyordu. Yanında oturan genç kız:

“Amca, geçmiş olsun, yalnız mı geldin?”

“Evladım, kızımı bekliyorum, beni bırakıp işine gitti. Acil bir işi varmış, birazdan gelirim, dedi, onu bekliyorum…”

“Neyin var amca?”

“Neyim yok ki kızım, gözlerim tam görmüyor, geceleri sürekli öksürüyorum. Kalp, şeker, anlayacağın yaşlılık artık… Bizi artık toprak haklar kızım, toprak…”

“Öyle deme amca…”

“Yok, yok evladım, görmüyor musun halimi, burnumu bile silmekte zorlanıyorum.”

Yaşlı adam, cep telefonunu kurcalamaya çalışsa da beceremedi. Yanındaki kıza:

“Evladım, şu telefonuma bakar mısın? Orada Nebahat ismini bulabilir misin?”

“Ver bakayım amca…”

Kız, telefonu eline alınca ıslaktı. Belli ki sümük bulaşmıştı. İğrendi, cebinden çıkardığı mendiliyle cep telefonunu kavrayıp adamın söylediği numarayı aramaya başladı. Bulmuştu. Yeşil tuşa dokunup beklerken adama sordu:

“Amca ismin neydi senin?”

“Raşit kızım, Raşit”

Kız, uzun süre bekledi. Cevap yoktu. Telefonu tekrar çevirdi. Adama,

“Cevap vermiyorlar amca…”

“Sen ara kızım, ara, belki otobüste duymuyordur. Sürekli çaldır…”

Kız, bir kez daha aradı. Bu kez adamın kızı karşısındaydı. Ona:

“Nebahat Hanım, babanız sırada bekliyor, birazdan doktorun odasına girebilir.”

“Biliyorum, sabah ben bıraktım. Çalıştığım firmada acele yapmam gereken bir işim vardı. Onu hallettim, dönüyorum ama babama gelemiyorum. Evde bizim oğlan ateşler içindeydi. Onunla ilgilendikten sonra tekrar babamın yanına geleceğim…”

“Ama babanız…”

“Anlıyorum, rica etsem siz yardımcı olabilir misiniz? Hiç olmazsa doktorun odasına aldırabilirseniz, ben bir saate kadar döneceğim…”

“Peki…”

Kız, adamın ismini takip etmek için ekrana sürekli bakmak zorunda kaldı. Bir taraftan da yan ekrandan kendi sırasını takip ediyordu. Adamın beklediği göğüs doktorunun ismini ilk kez görüyordu. Bir kez daha baktı. Yanındaki orta yaşlardaki adama sordu:


“Beyefendi ben yanlış mı görüyorum? Doktorun ismi yabancı değil mi?”

“Hayır, doğru görüyorsunuz, duymadınız mı? Yurt dışından bir sürü doktor ithal ettik”

“Allah Allah, bizim memleketin doktorlarına ne olmuş ki?”

“Yetiştirememişiz, otuz bin doktor açığı varmış…”

“Hayret! Doktorun ismi Hajna, Doktor, Suriyeli filan olmasın?”

“Benim de ilgimi çekmişti. Görevliye sordum, Macar’mış”

“Ne günlere kaldık! Anguslardan sonra doktorlar, hayret!”

Yaşlı adam:

“Kızım gelecek mi?” diye sürekli soruyordu.

“Birazdan gelecek amca, ben size yardımcı olacağım. İsminiz yandığında sizi içeri aldıracağım.” diye hızlı bağırdı.

“Sağ ol evladım, sağ ol…”

Hastanenin koridorlarındaki kalabalık; hiç durmuyor, hızlı adımlarla oradan oraya koşuşturuyordu. Gideceği yönü bilmeyenler ise hastanenin girişine konulan küçük masadaki görevli memura soruyordu.

Yarım saatin sonunda kız:

“Raşit amca sıranız geldi” sözünü yaşlı adam işitmedi. Kız, bir kez daha hızlı söylemek zorunda kaldı. Bu kez ancak işiten adam doğrulmak istedi. Beceremedi. Kızın yanındaki adamın da yardımıyla koltuk altına giren yaşlı adam, sürüklediği adımlarıyla doktorun odasına girebilmişti.

Yaşlı adam, kızla adamın koltuk altından sıyrılıp hemşirenin gösterdiği sandalyeye oturdu. Sarışın kadın doktor, ayakta bekleyen kız ve adama bakarak:

“Kilehpet” dedi. Yaşlı adamın yanında bekleyen adamla kız, “Doktor acaba ne diyor?” diye, birbirine baktılar. Gitmediler… Doktor bu kez: “You can exıt” deyince, ayakta bekleyen adam, yanındaki kıza:

“Yoksa yaşlı amcaya Exıt, yani ölecek filan mı diyor?” sözüne Kız, dudak büktü. Yan masadaki hemşirede konuşulanlardan bir şey anlamamıştı. Doktor, bu kez çat pat Türkçeyi sinirlice çıkarttı.

“Siz var go go…” sözünü hemşire tamamladı.

“Doktor, sanırım sizlerin çıkmanızı istiyor.”

Oda da yalnızca yaşlı adam kalmıştı. Mendiliyle oturduğu yerden burnunu siliyordu. Hemşire:

“Neyin var amca?”

“Kızım Nebahat, geldi mi?”

“Kimse gelmedi amca.”

“Anlamadım evladım, kulak da duymuyor ki…” Hemşire, bu kez hızlı bağırınca doktor, gözlüğünün altından sinirlice baktı. Hemşireye:

“Bacsi, mi volt?” Hemşire, şaşkınca doktora bakıyordu. Kafasını, “Anlamadım” anlamında sağa sola salladı. Doktor, bu kez İngilizcesiyle konuştu:

“Uncle what had? Ya-ni.. şey…” sözünü tamamlayamayan doktor “Amcanın neyi var?” anlamında sağ elini sağa sola çevirdi. Hemşire bu kez yaşlı adama hızlı bağırırken doktora dönüp, kendi kulağını göstererek, yaşlı adamın kulağından rahatsız olduğunu ima etti.

“Amca, neyin var neyin?”

“Kızım Nebahat gelecekti, o doktora anlatacaktı. Ben geceleri çok öksürüyorum. Nefes almakta zorlanıyorum.”

Hemşire, uçakta hosteslerin yolculara anlattığı uyarılar gibi el işaretiyle doktora önce ciğerlerin bulunduğu yeri gösterdi. Sonra da birkaç kez öksürerek adamı gösterdi.

Macar doktor, ayağa kalkıp el işaretiyle adamın masasının yanındaki sedyeye oturmasını istedi. Hemşire, adamı kolundan tutup güçlükle ayağa kaldırabildi. Küçük adımlarla yürüyen adam sedyeye zor oturmuştu. Doktor, hemşireye eliyle sırtını açmasını söyledi. Doktor, adamın sırtının değişik yerlerini steskopuyla dinledi. Öksürerek adama aynısını yapmasını istedi. Ama yaşlı adam söylenenleri işitmiyordu. Doktor, adama birkaç kez dokundu. Adam, başını hafifçe yukarı kaldırdı. Doktor, öksürdü. Adam, kafasını tekrar aşağıya indirdi. Doktor, bir kez daha dokundu. Öksürdü. Adam, baktı… Baktı… Doktor, vaz geçip masasına oturdu. Gözlüğünü düzeltip, elindeki formda gösterilen yerleri işaretleyip hemşireye gösterdi. Bir eliyle ışıkları yanan panoyu, bir eliyle de damarlarını göstererek adamın kan vermesi gerektiğini söyledi.

Hemşire, dışarı çıktı. Adama yardım edenleri göremedi. Boşluğa “Raşit amcanın tanıdığı burada mı?”, diye seslenince orta yaşlardaki bir kadın hemen içeri girdi. Hemşire’ye “Babam geceleri çok öksürüyordu…” Hemşire, Macar doktorun imzaladığı formu uzattı:

“Doktorun istediği tahliller ve göğüs filmini çektirip tekrar bize gelin… Gelin ama dönüşte umarım Türk doktoruyla karşılaşırsınız”

“Neden ki?”

“Onu hiç sormayın, yabancı doktorlarla anlaşacağınızı hiç zannetmiyorum.”

“Yabancı doktorlar mı?”

“Evet. Duymadınız mı hastanelerimizde artık yabancı doktorlar da var”

“Peki, onlarla nasıl anlaşacağız?”

“Biraz onlar Türkçe, biraz da biz tıbbi terimli İngilizceyi öğrenirsek bu iş tamamdır.”

“Allah Allah! Ne angusluk durum bu ya…”

Yaşlı adamla kızı, söylene söyle hastaneyi terk etmişlerdi. Doktor odalarının birçoğundan gelen tartışma sesleri de kesilmiyordu…”

Ertuğrul Erdoğan
13 Aralık 2015

YAZARIN WEB SAYFASI

Like it? Share it!

Leave A Response

*

code